Alien Resurrection ya da Yaratıklar ile Ripley'in Dirilişi
Nilüfer Baturayoğlu

Alien yapımcıları geleneği bozmayarak yeni bir yönetmenle seriye yeni bir soluk getirdiler. Üstelik bu sefer, soluk Hollywood'un alışılmış geleneklerinin aksine Avrupa'dan, ta Fransa'dan ithal.
İskoçyalı meşhur koyun Dolly ortaya çıkmadan çok daha önce filminde klon (clone) kopyalara yer veren Jean-Pierre Jeunet (Marc Caro ile birlikte çektiği Le Cité des Enfants Perdu - Kayıp Çocuklar Şehri'nde Dominique Pignon'un canlandırdığı herbiri kendini orjinal sanan 4 klon kopya ile gerçek orjinallerinin ardından), bu kez Ellen Ripley ile birlikte Alien'ı da klon kopyalamak suretiyle diriltiyor.
Bir kaç yıl önce ülkemizde de gösterilen Delicatessen - Şarküteri isimli filmiyle kara bilim kurgu - komedi tarzının üstadı olacağını kanıtlayan Jeunet (yine Marc Caro ile birlikte), 200 yıl sonra dirilttiği Ripley ve yaratıkları ile ustalıklarına daha önceki çalışmalarında çok da baskın olmayan korku - gerilim ögesini ekliyor. Alien serisinin bu çalışmadan kazancı ise oldukça Avrupalı ve hatta Fransız bir ironi ve erotizm.
Scott'ın Giger'ın penis kafalı yaratığından kurtulmaya çalışan genç ve güzel Ripley'i ve Cameron'ın kendini bir yaratık yokedicisi (alien terminator) olarak gören Ripley'i ile Jeunet'nin kendisiyle birlikte kopyaladığı yaratıkları ile yok edici ensest ilişkiler yaşayan çekici, akıllı, içgüdülerine ve kendine güveni tam, değdiği yeri yakan avcı Ripley'i arasında isim ve yüz hariç pek de fazla benzerlik olmadığı açık. Elbette bu karakterde, olgunlaşan ve ne istediğini bilen Weaver'ın etkisi de büyük; üstelik Gorillas in the Mist- Sisteki Goriller'de vahşi hayvanlarla kurduğu ilişkiler boşa gitmemiş gibi görünüyor. Ripley ile humanoid torunu arasındaki göz kontağında kaçınan koklayıp yalamaya dayalı ilişkinin, Dianne Fossey ile gümüş sırt arasındaki dostluktan tek farkı, yeni bebek-yaratığın çirkinliği ve yırtıcılığı olsa gerek.
Kurgu ve görüntü ögeleri ile Jeunet'ye özgü detaydaki ironiler, herhalde tümü Jeunet'nin kendisinden kaynaklanmayan senaryo boşluklarının göze batmasını engellemeye yetiyor da artıyor. Nefes kokusu ile kimlik belirleyen "yüksek teknoloji" ürünü aygıtlardan, örümceklere ateş eden acımasız uzay korsanları ile "akıllı" insanları tuzağa düşüren "içgüdüleri ile hareket eden" yaratıklara dek film ve özellikle Ripley'in söylediklerinde ("ne yani, yaratığa bir köpek gibi ölü numarası yapmayı, takla atmayı ve el sıkışmayı mı öğreteceksiniz?" sözünde olduğu gibi) gizli ve Jeunet'in imzası niteliğindeki bir dizi ince alay filmi süsleyen alt bir tema oluşturuyor.
Diğer yandan Jeunet, filmin klasik ögeleri ve klasikleşmiş sahnelerini kendi yorumuyla kullanıyor ve dönüştürüyor. Bunun en önemli örneği, perdeyi tamamen kaplayan bir portrenin arkasında aniden ve sessizce beliren ve ağzını açarak saldıran yaratık olsa gerek; Jeunet'nin yorumunda perdeyi kaplayan generalin portresi ardında beliren ve saldırarak öldüren yaratığı makro focus dışında kalması dolayısıyla tam olarak görememekle birlikte, onun orada olduğundan hiç kimsenin şüphesi yok.
Koyu kahverengi pantalon yeleği ve botlarından duruş ve hareketlerine, bu kez oldukça erotik bir Ripley var karşımızda. Özellikle, bir anlamda anneleri olduğu yaratıklarla ilişkilerinde, onlarla kurduğu içgüdüsel telepatik bağda ve onlardan bahsederken sergilediği gurur ve sevecenlikte, kendisinden önce üretilmiş başarısız klon kopyalarla karşılaştığında gösterdiği tepkide, Ryder'ın canlandırdığı Call adlı androidle ilişkilerinde hep daha önceki filmlerde göz ardı edilmiş bir dişilik sezinleniyor. Diğer yandan da, çok daha sert, dayanıklı ve korkusuz bir avcı haline gelmiş, damarlarında kan yerine asit dolaşan, yarı-insan yarı-yaratık bir Ripley var karşımızda. Jeunet'nin filminin başarısı da zaten tüm bu nitelikleri, izleyenlere keyif verecek biçimde bir araya getirebilmek olsa gerek.
Geleneksel korku, gerilim ve aksiyon kurgusu ile ince alaylarını ve kara-komedi tarzını bir bilim kurgu sahnesinde biraraya getiren Jeunet'nin ise, serinin diğer filmleri için film çeken yönetmenlerin aksine, anlayanlara satır aralarında okunur kıldığı bir söylemi var: Bu, Avrupa geleneğinde bir teknoloji ve hırs, ya da daha doğrusu bu ikisinin ideal birlikteliğini yaratan Amerika'ya yönelik bir eleştiri.
Ron Perlman'ın maço tarzı ve Beavis ile Butthead'in ağzına layık "It must be a chick thing - Bu kadınlara özgü bir şey olmalı" gibi yorumlarında, USS Auriga'daki tıbbi deneyleri yürüten doktorun kişisel hırsında, başarısız 7 klon kopyanın çektiği acılarda ve android Call'ın insanüstü sentetik insancıllığında gizli eleştiri, sonunda hırsları tarafından yönetilen acımasız doktorun, içgüdüsel olarak öldüren tüm yaratıklar ile yine içgüdüleriyle hareket eden ve sürekli Call tarafından "kendinin ne olduğunu bile bile nasıl yaşamaya devam edebiliyorsun?" diye sorgulanan yeni Ripley'e göre çok daha kötü bir canavar olduğunu kanıtlıyor elbette.