|
TANBURİ NİYAZİ BEY Gülen İpek Abalı Dışarıda yağmur yağıyordu, hava artık soğumuş, kış pencerelerden içeri süzülüyordu... "Bir sene daha, bir seneyi daha devirdik!" diyordu yaşlı, çatlak bir ses.Tanburi Niyazi Bey'in duvarlarındaki solmuş fotoğraflar, sararmış duvar kağıtları dinliyordu onu.Siyah-beyaz televizyonunu bugün açmamıştı, kendisini ruhuna ve mazisine açacaktı bugün... Sanki farklı kalkmıştı bugün yataktan, yine yalnız, yine matemli ama bambaşka.Çoşkuyla tanburuna bakmış elini sürmeye cesaret bile edememiş ama sesini beyninde yankılanır hissetmişti.Ne kadar sürdü bilmez ama uzun uzun bakışmıştı en vefakar dostu olan tanburuyla.Hayaline o eski günler geldi; fasıllar düzenlediği arkdaşları, rakı kokan muhabbetleri. Hepsi şimdi yaşlı gönüller ve sararmış birkaç fotoğrafta kalmıştı. Gıcırdayan yatağında doğruldu, mazisine inen merdiven açılmış onu çağırıyordu, daha sabahtan onu büyük bir bitkinlik, halsizlik ve sukünete çağırıyordu.Ama bugün mutlu ya da geçmiş ile dopdolu geçecek bir güne hazırlamalıydı kendisini.Doğrulduğu yatağından kalkmak için yaşlanmış vücudunu hareket ettirirken her eklemi ayrı bir sızı veriyordu.Derin bir iç geçirdi, gençliğinden beri en sevdiği tabiat olayı olan yağmurun romatizmalarına dokunduğunu görmek ona eski bir dost tarafından arkadan vuruluyormuş hissini veriyordu. Ufak kahvaltısı için güzel bir çay demledi kendine.Artık sevgili karısı Latife Hanım'dan bile daha iyi çay demler olmuştu.Eh, ne de olsa 42 sene süren beraber yaşamlarının ardından geçen 7 senede iyiden iyiye kendiyle baş etmek zorunda kalmıştı. Bazen kendisini pek bir çekilmez bulur, dile kolay onca senede sevdiğinin kendisine katlanırken ki sabrına ve sevdasına hayran kalırdı bugün bile.Gerçekten de çekilir çile değildi, Niyazi Bey hasta olmaya görsün; bütün konak ayrı gıcırdar, o da ayrı söylenirdi; ama Latife Hanım bu melodiye o kadar uzun süre katlanmıştı ki, bunu hayatının ayrı bir musikisi olarak görürdü. Çayının, dudaklarını hafif yaktıktan sonra, boğazından yavaş yavaş içine bir huzur salarak süzülüşünü dinledi.Daha sabah demedi ve ilk defa o kadar erken bulduğu bir saatte gramafonunu açtı. Evde tanburlar ve bambaşka musikiler geziniyordu.Bu müzikle aşık olmuştu. Yüreğinin hala kıpırdadığını hissetti.Burnuna rakı kokusu geliyordu, hüzünlü ezgiler arasından.Gözlerini kırpıştırıp, bir uzak, bir yakıın gözlüğünü takıp, çıkardı.Yağmur iyiden iyiye konağı tokatlayan bir fırtınaya dönüşmüştü.Yalnızlığı bir kez daha kemiklerini sızlatacak kadar yakındı ona.Çoluk çocuk yoktu, sevdasını da gömeli yıllar oluyordu. Sevdası, onu sararan fotoğraflarda silinen suratlarla, her geçen senede giderek azalan bir dost kafilesi ile yalnızlığa terk etmişti.Böyle zamanlarda artık bakım yapılmayan ve kimsenin gönlünü doldurmayan bir kayığa benzetirdi kendini.Sanki sahilda unutulmuş, adı yarı silinmiş gibi… Denizin hemen kıyısında ama ona, yardımsız kavuşacak gücü olmayan bir kayık. O an, o deniz kayık için hem ulaşılmak istenen, hem de sevdayla korkunun birbirine karıştığı zamanlarda duyumsanan o çaresizlikle öylece bakakalınan bir amaç gibi gelirdi herhalde.Tıpkı kenarında bulunduğu ölüme karşı kendini koruyamayacak olduğunu bildiği ve kaçınılmazlığı için de ona ulaşmaktan da korktuğu şu hal gibi. İnsan yaşlanınca korkar ölümden.Oysa çocukken deli bir cesaretle kayalıklarda oynar, ağaçlara tırmanır da ölüm yaklaşınca, uyuyan bir kedi kadar sessiz çekilir bir köşeye, siner, korkar ve bekler.O da öylece bekledi kapısını açıp, ölümü, ta ki ağır adımlarla ona ve eski rüyalarına sokulup, onu soluksuz edinceye dek. İşte Tanburi Niyazi Bey de pek çokları gibi birkaç plak ve musikimize hediye ettikleri ile, gramofonunun cızrtıları arasında yok oluverdi.Hayat ona da gülümsedikten sonra, savrulan diğerleri gibi, ona da arkasını dönüp, çıkıp gitmişti.(!) Gülen '98 |