BİR BAŞKA YERDE
Engin ÖNCÜOĞLU Mart '98

Hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olması çok garip. Rafta ayırdıkları yere bakılırsa, hiç rağbet de edilmiyor. Nasıl edilsin ki? Bu kitapçı her ay tasnifini sil-baştan yapıyor. Onca raf arasında, yüzlerce kitap. İşte lümpen bir kitapçının şuursuzca verdiği (diğer kitapçılarınsa asla hoş görmeyeceği) bir hizmet; her çeşit kitabı bir arada bulabilmek. Mesela; bu lümpen kitapçı hariç; sınıf, inanç ve bilumum 'bilince' varmış bir müessesede Abdülhamid'in yorgun, kara ve hasta suratının fotoğrafını kapak etmiş bir kitap bulamazsın. Nasıl, griden başka renk bilmeyen ve genellikle seyrek bıyıklı çalışanları olan kitapçılarda da Darwin'in külliyatını bulamazsan. Kitaplar birbirlerine husumet besliyorlar; birinin gittiği yere, bir diğeri asla gitmiyor. Ve insanların husumetleri nasıl mezarlıklarda sona eriyorsa, kitaplarınki de sahaflarda nihayet buluyor. Kapağı parçalanmış, sararmış bir 'Safahat'ın yanına 'Haluk'un Defteri'ni koymanın mahsuru yok artık. Çünkü yıllar geçince insanlar eskimiş kitapları, mezar taşlarını okudukları ibret ve hoşgörüyle okuyorlar.

Ama gel gör ki; bu lümpen adam, nerelerden alıyorsa? Kitapları pazardan sebze alan tok bir çocuk gibi özensiz ve dikkatsizce almış. Onca dağınıklığa rağmen sahaf değil; kargaşasında da, duruşunda da; bir esrar, bir burnu büyüklük yok. Eğer tasnif ettiyse; kereste tüccarı gibi kalınlıklarına göre sıralamış kitapları, veya kapaklarının rengine, veya ince bir hesapla fiyatına göre (pahalı olanları girişe yakın). Bu kitapçı müsveddesinin okumadığı, intizamdan nasiplenmediği nasıl belli. Oysa, çocukluğumuzdan beri 'düzen'e alıştık biz. Daha bir yaşındaydık; rengarenk küpler alındı. Önce onları ayırdık. Kırmızılar bir yana, yeşiller başka bir yana. Sonra geometriye adım attık; yaşıtlarımız tay-tay ayakta durmaya çalışırken; plastik çekiçlerle, üçgen piramitleri üçgen deliklere, küpleri kare deliklere, silindirleri yuvarlak deliklere çakar; hem zekamızı hem de melekemizi geliştirirdik. Yaptığımız işin önemini de taa... o yaşta bilir; kendi kendimize alkış tutardık. Eğitildik yani. Şimdi ise önümüzde bir yığın kitap. İşte, ne işi var bu felsefe kitabının üniversiteye giriş test kitaplarının yanında? Dini kitapları da alay eder gibi ucuz romanların yanına dizmiş. Bak, bizimkine düşen yerse; Allah'ın unuttuğu bir rafın en kenarı. El-insaf! Yahu bu sosyolojinin en baba makalelerini ihtiva eden bir eser! Her şey bir yana, bu kitabı niye buraya koydun be adam! Baksana çıkalı neredeyse bir ay olmuş. Senin yüzünden bir ay daha boşu boşuna emek sarf etmişim! Ne ben, ne bilim, ne de emek affedecek seni... cayır cayır yanasın inşallah! Şuraya bak, duvarları kirli yeşile boyamış. Buraya böyle mi ışık olur? Sonra bu rafların birbirlerine yakınlığı... Neresini söylesem ki? Doğru ışıkta, doğru yerde bu kitabı çıktığı gün görmüş olurdum. Köşeler hep karanlık. Tabii, senin umurunda mı? Giden benim emeğim, bir de senin gibi bir mendebura KDV dahil 950 bin lira ödeyeceğim.

Kapağını iyi yapamamışlar ama, caf caflı olmuş biraz. Kitabın akademik ağırlığını gölgede bırakacak bir mizanpaj. Modası çoktan geçti yaldızlı yazıların. Grafiker kimmiş ki? Al işte yazmıyor, 'grafiker var mı?' onu sorsana sen... Peki bu kadın kim esas? Nasıl haberim olmadı acaba? Yok üniversitedekilerle alakayı kesmekle iyi yapmadım anlaşılan. Onlar bunun tercüme safhasında olduğunu zaten biliyorlardır. Peki şimdi ben ne yapacağım? Onca not, onca emek... İnsan bir zahmet yerinden kalkar, şampuan satıyor sanki. Esnafların yüz karası seni. Evet tabii ki fiş istiyorum. Namussuz. Ama senin ne mal olduğun saç kesiminden de belli zaten. 'Hayırlı işler' falan dilemem sana... kabahatini bilmiyormuş gibi de bakma suratıma.

Başım ağrıyor. Taksiye atlasam mı? Ya lafa tutarsa! N'olur? Gevelerim bir şeyler. Peki ya gevelediğimi anlarsa? En iyisi otobüs. Hem durağa kadar yürümüş olurum. Dur şu kadının ismine bir daha bakayım. Daracık poşetten çıkmıyor ki, naylonunu esnettik bile. Neyse. 'Çeviren: Dr. Burçak Tansel', Allah da sizi çevirsin inşallah. Ne demek 'Çeviren'? Yok ama bu yayınevinin işgüzarlığı, baksana ilk bölüme 'Kudret' demiş... tabii ya, kozmik bir güç; doğrusu 'Kudret'. Bravo. Geri koymalı böyle ayak üstü olmuyor.

Al çocuğunu kucağına, çık şu merdivenleri, herkes seni beklemek zorunda mı? Zaten sabinin anatomisi bu merdivenleri çıkmaya müsait değil anacım. Maşallah, öyle de büyütmüş ki; ne sağından, ne de solundan geçebiliyoruz. Yanımdaki adam da benden rahatsız oldu. Ne yapalım, keyfimizden mi bekliyoruz, küçük bey yürümeyi öğreniyorlar. Birazcık hava. Bacakları çarpılacak yazık... Acaba bu kadın ne kadar zamanda yaptı bu tercümeyi? Nereden de aklına gelmiş... Off yaa, göğsümde bir baskı var, kalp krizi mi geçiriyorum? Hava. Eczaneye de uğramalı hem ona biraz dert yanar; kendimi acındırırım. Doktorların her kararının eczacılar tarafından tasdik edilmesi gerekiyorsa... bana da diyecek üç-beş lafı vardır mutlaka. Yok doğru eve gitmeli... Ne varsa evde? Teyzemden yol açılırsa bu üst geçitten de inmek nasip olacak inşallah. Otobüse koş, biletini çıkar. şoförün yüzüne bakmalı mı ki? Niye bakacaksam? Merhaba, ben var ya; on küsur senedir her gün bu hatta gider gelirim. İsmen bilmesem de tanırım hepinizi. Tabii siz beni tanıyamazsınız, ne de olsa her gün yüzlerce yolcu inip biniyor. Ama ben hepinize aşinayım. Mesela bir gün biletimi ya da paramı unutsam, 'Bi'dahaki sefere' diyecek kadar yakın hissediyorum sizleri. Cesaret edemem tabii. Hem, memuriyet müessesesinin ciddiyetine de yakışmaz bu tür bir talep. Sonuçta yürümeyi tercih ederim. Fakat bir gün pazarda karşılaşsak, o zaman belki düşünürüm; 'kimdi ya, kimdi bu...' diye. Ama eminim sonunda hatırlarım. Nereye otursam ki? Tek kişilik şu koltuğa, güneş? Tamam o iyiymiş.

Kitaba baksam mı? Yok böylesine büyük bir heyecanı, otobüste çarçur etmemek lazım. Sindirmeli. Bu saatte trafik açık oluyor. Eve gitmek istiyor muyum? Emeklerimin boşa gittiği, okudukça tescil edilmiş olacak. Belki bir iki durak önce inip yürürüm (eczaneye gitmeyeyim en iyisi!). Peki hoca'yla Selim'e ne diyeceğim? Onlar biliyorlar mıydı, kitabın çoktan (1 ay önce) çıkmış olduğunu? Bilseler bana söylerler miydi? Ama hoca iki gün önce, 6. bölümün girişindeki Latince deyimi tercüme için bir saat uğraştı. Bilse uğraşır mıydı? Acaba bu kadın kime yaptırdı o tercümeyi? Hoca umursamaz ki, 'Tercüme edilsin istiyordun, edilmiş işte.' der kesin. Sanki ben tercüme edildiği için üzülüyorum. Bir buçuk senem gitti. Gitti mi? Kelimelerin sözlüklerde yazmayan manalarını, tüm o makalelerin yazıldığı şehirleri, o zamanları, yazarların sevdiklerini ve hatta haklarındaki dedikoduları öğrenmedin mi? Hocam sen de fazla oluyorsun; ne alakası var? Evladım, madem niyetin bunları öğrenmek, 'insanlar benim okuduklarımı okuyabilsin' değildi; ne diye kendi okuduğunla yetinmedin ? Tamam da hocam, ben istedim ki; insanlar bunu okumalarını istediğimi bilsinler, onlar için uykusuz kaldığımı, onlar için çalıştığımı görsünler, onları sevdiğime inansınlar ve bana ona göre muamele etsinler; beni hep itmesinler, bana tembel demesinler, yalnız kalmayayım istedim.
- Yani istedin.
Çok acımasızsın hocam.
İçimdeki sıkıntıyı edebiyata tahvil etmek hep riyakarlık gibi geldi bana, bilmem neden? Herhalde bir nevi teşhircilik veya kendi kendimi suiistimal gibi düşündüm. Oysa göbeğimi büyütüp, ellerimi de üstünde dinlendirmeyi öğrendiğimden beri; böyle boş kaldığımda aklıma yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Hep de hevesli başlıyorum. Bir kaç satır, sonra gözüm ekrandan yavaşça yukarı doğru kayıyor ve boş duvarlar. Belli işte! Yapamıyorum, hiç üç satırdan fazla yazabildim mi ki? Okuldayken de böyle idi, ilk gün muntazam tutulan bir defter ve sonra bilmem ne teoreminin yanında manasız bir küp, küpün etrafında bir ip, ip bir külhanbeyinin saçları oluyor... külhanbeyi bir yunus balığının sırtına binmiş... ve bu yararsız karalama sene sonuna kadar devam ediyor. Şimdi ise tüm uzuvlarımın yanında, manasız bir göbek; ellerim göbeğimin üzerinde kenetlenmiş... gözlerim ağırlaşıyor ve bu manasız miskinlik bir başka sıkıntıya kadar böyle devam ediyor. Ama şu kitap işi hepsini bastırdı. Kütüphane benimle alay ediyor. Nereye koydum şu kitabı? Onca sabırsızlık, duraktan koşarak eve gel. Tuvalete git yüzünü yıka... ve kitabı nereye koydum? Freud kahkahalarla gülüyor halime. 'Unutturdun kendine' diyor. Sakin olmalıyım. Otobüsten indim. Kitap elimdeydi. Hatta poşeti elimle tutarken, kapının kulpuna sadece parmaklarımla tutunmaya çalışıyordum. 'Duracak'a ben bastım. Kehanet düğmesi. 'Dursun' mu olmalıydı veya 'Durmalısınız, inmem lazım'. Peki 'lazım' mı? 'İnmek istiyorum'? Olabilir (Halimize de tercüman olabilirim). Sakin olmalıyım. Duraktan eve koşarak (Durak ?) -Duraktan koşarak; dalga mı geçiyorsun?- geldim. Anahtarları çıkarırken (ararken) kitap hala elimde. Eve girdim. Hava aydınlık, ışığı yakmadım. Tesisattan gelen o kötü koku (bir ara taşınmalıyım), ama pencereyi de açmadım. Kötü koku; sonra? Mutfağa girdim, evet burada! Kitap? Masanın üstüne! İşte Freud Efendi, sökmez bize senin ali cengiz oyunların. Çünkü toplum olarak biz sandığın kadar karmaşık değiliz. Sadece unutkanız o kadar. Ayrıca davranış biçimleri ile uğraşacak lüksümüz de yok bizim. Kendine gelmeye çalışan bir milletiz biz... Tabii ya, neden sosyoloji? Buna ne diyeceksin bakalım?

-Ha'di, bismillah... 1962, Ankara doğumlu Burçak Tansel; ilk ve orta öğrenimini Ankara'da, lise ve üniversiteyi ise İzmir'de okumuştur. 9 Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü 1984 yılında bitiren Tansel, aynı üniversitede ' Her İnançta Yer Etmiş Hurafeler ' adlı tezi ile akademik çalışmalarına başlamış, 1986 ve 1990 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde ' Anadolu'ya Sümerlerden Miras Kalan Adetler' adlı tezi ile doktorasını vermiştir. Münih Üniversitesi'nde iki dönem misafir öğretim görevlisi olan Tansel, iki yıl da Paris'te bir arkeoloji vakfında araştırmacı olarak çalışmıştır. Mastır ve doktora tezini 'Çaput' adı altında birleştirip 1995 yılında yayınevimizden çıkaran Tansel 'in çeşitli dergilerde yayımlanmış bir çok makalesi vardır. 1996 yılında Türkiye dönüş yapan Tansel, 9 Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır... yani bu kitap Sayın Dr. Burçak Tansel'in bunca çalışmasının arasında, kendi için, zaten tercüme etmiş olduğu; ama etmişken; lütuf edip bizim de istifademize sunduğu bir eserdir. Sayın Dr. Burçak Tansel hayatını değil bilgisini vermiştir, kim bilir, belki bir yandan okuyup bir yandan da başka bir kağıda doğrudan Türkçe'sini yazmıştır. Sayın Dr. Burçak Tansel Almanca, Fransızca ve İngilizce bildiğine, yurt dışında yıllarca kaldığına göre; Latince deyimin manasını da kendi zekasıyla bulmuştur. Kendince bir süre koymuştur; her ay bir makale tercüme edecektir. O kitaptan öğreneceği bir şey kalmamıştır, muhtaç değil, hükmedendir. Canı sıkılmış, hatta çocuğu mızmızlanınca işlerine ara vermiştir. Sayın Dr. Burçak Tansel hayatını felsefeye vermiş, ihtisaslaştıkça sosyolojiden istifade etmeye başlamıştır. İngilizce zaten anadili gibidir. Sayın Dr. Burçak Tansel üniversite hayatı boyunca Almanca'nın eksikliğini hissetmiş, birkaç yaz üst üste Almanya'ya lisan öğrenmeye gitmiş, Fransızca'da zorlanmış ama evvelallah, azmi ile onun da üstesinden gelmiştir. Gramer denilen sistemin mantığını kavradığından artık sözlükle tercüme yapabilecek seviyede bilgilidir. Artık Sayın Dr. Burçak Tansel'in gözleri satırların üzeride Almanca gezerken, elleri Türkçe yazabilmektedir. Yazanları zaten bildiğinden, hiçbir şey onu şaşırtmayacak kadar sığ ve renksizdir... Ne var ki Sayın Dr. Burçak Tansel terminolojiyi çok iyi bilmektedir; her kelimeyi, bir matematikçinin formülünü bildiği problemi çözdüğü gibi kolayca ve doğru tercüme etmektedir. Sonra yine hiç şaşırmadan yerinden kalkar, kendine bir kahve koyar. Muhakkak kitapların duvarları istila ettiği bir odası vardır. Her sözüne hürmet edilir, mütevazıdır, çok konuşmaz; ama mesleki konularda da atılıp tutulmasına seyirci kalmaz (felsefeci, sosyolog olduğuna göre esasta hiçbir konuda 'atılıp tutulmasından' haz etmez). Yani; Sayın Dr. Burçak Tansel bu kitabı tercüme etmeden önce de aynıdır, şimdi de aynı. Görücü usulü bir evlilik gibidir onun için bu kitap; kitabın rolü bellidir, kendi rolü belli. Herkes haddini bilir. Ve Sayın Dr. Burçak Tansel'in kafasında bu kitap raflardan çok CV'sine yakışır.

- Yaa.. Selim işte böyle. Senin haberin yoktu yani ( O zaman niye sesin bu kadar düz? Uzun süredir kanserden çekmekte olan birinin ölüm haberini almış kadar üzgünsün). Yok canım mühim değil, tercüme edilsin diyordum, edilmiş işte ( sağ ol hocam)! Hayır, bilmiyorum (yırtıp atamayacağım kesin, belki de takıntılı insanlar gibi kelime kelime mukayese yaparım. Şöminem ve bir sevgilim olsaydı; bir dekor yapabilirdim belki; kağıtları bir yana koyar, kitabıysa en görünen yere bırakırdım. Sevgilim -hassas ve bilgili- kitabı görünce gerçekten üzülürdü. Ben mağrur fakat yorgun bir nazarla bakardım. Bir sevgilim olsaydı, beni nasıl teselli edeceğini şaşırırdı. Kendini kötü hissederdi. Hatta sebepsiz bir suçluluk duyardı. Ben kağıtları ve dosyaları ve kitapları ve fotokopileri ve hatta sözlükleri şömineye doldurmaya başlardım, sevgilim şaşırırdı. Hepsini yakardım. Ama esasta beni durdurmasını beklerdim, notlarımı okumasını, böyle çabuk vazgeçmememi söylemesini, yol göstermesini. Fakat o beni durdurmazdı... ) raflarda bir yerlerde tozlanacak anlaşılan. Peki sen tanıyor musun, bu hatun kişiyi? E, baksana bir sürü makalesi 'Çaput' diye de bir kitabı varmış. Hayır daha bakmadım, ama anlaşılan gayet iyi. Belli ki; Türkçeye de diğer lisanlara olduğu kadar vakıf. Peki bu yayınevini nereden bulmuş? Bu akademisyenlerin sağı-solu hiç belli olmuyor kardeşim... Belli bu üniversitenin dışına çıkmayı pek sevmiyor; yoksa kuşe kağıda da bastırabilirdi (mesela ben olsam öyle yapardım, harcatmazdım bu kitabı). Hayır bu akşam gelemem (Selim sen beni hiç dinlemiyor musun? içim yanıyor yahu! ben belli etmesem de senin anlaman lazım.). Yok canım, nereden çıkarttın (ne kadar samimisin görelim bakalım!). Bir soğuk bira açacağım acilen, üstesinden böyle gelirim. Bize de bahane lazımdı zaten, daha iyisini nereden bulacağım (gerçekten!)? Neyse sonra görüşürüz (demek içebileceksin aşk olsun!). Yok vallahi, hiç ısrar etme...(en iyisi evde oturup erimek, hangi hasta ziyaretçisinin ayağına gider?).. Size iyi eğlenceler (alçaklar sürüsü...).

Hoş geldiniz... İyiyim sağ olun, lafın gelişi işte, ağzımız alışmış. Şimdi daha iyiyim. Orada duruyorlar. Biz de hiç beklemiyorduk, çok ani oldu. Yok evde değildim... bizzat ben, evet efendim, birden bire. Tanımıyorum. Kimdir? Niye, bir birayla sarhoş olabilir miyim? Veya bir birayla kendime gelebilir miyim? Buraya kadar... hiçbir şey cezasız kalmıyormuş, doğruymuş. Evet neden yaptı? Zaman böyle; acımasız. Ne demiş şair, ' Tuzak olur mu zamandan âla...' Alışacağız. Yok ona bir ceza vermeyecekler. 'Kasıt yok' diyorlar. Yanlışlıklaymış. Ben şüpheliyim. 'Bilseydi de yapardı' diyorum. İnsanın Maneviyatını ve Azmini Koruma Cemiyeti'ne şikayet etmemi tavsiye ettiler. Ben, Habersiz İş Çeviren Alçakları Teşhir Komisyonu'na havale etmeyi düşünüyorum. Tabii bakabilirsiniz. Evet, o kahve fincanının kağıtta bıraktığı iz. Uyumamak için değil, dikkatim dağılmasın diye devamlı içerdim, artık içmiyorum. Yaa, oluyordu öyle imla hataları, biliyorsunuz daha bitmemişti; onların hepsi düzelecekti. Yoo... konuşabilirsiniz tabii, evet çok başarılı; ama kapağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Önsöz Yerine... Ülkemizde akademik yayınlar... ( evet, ülkemizde akademik yayınlar...) yıllarca hocalarının notları ile yetinmek zorunda kalan ve yabancı dil bilmeyen öğrenciler... ( evet o öğrenciler, ya cümlelerinin arasına yabancı kelimeler sıkıştırır, ya da oradan buradan duydukları 'eç' ekli kelimeleri, bilmedikleri yabancı kelimelerin yerine yalan yanlış sokuştururlardı. Ve hocalarının biri de 'Nereden buluyorsunuz bu cüreti?' diye sormazdı. Bilimin sürekliliğinden bîhaber ortalardan bir yerlerden başlamak için yanıp tutuşurlar, -sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Sayın Dr. Burçak Tansel- dil ve gramer üzerine felsefe yapmadan kelime satın alırlardı. Lezzeti bilemezlerdi. Kelimelerinin gizli manalarını, köklerini öğrenmeden üniversitelerden göçüp giderlerdi.) zorunlu kıldı... ( bırakalım yabancı dil de öğrenmesinler diye yaptığımız bu tercüme, yaka silktiğimiz öğrenciler için 'Belki adam olurlar...' çabamızın son merhalesidir.) ayrıca bu tarz bir çabanın terminolojiye de faydası... ( yani 'cem', 'camii', 'cemaat', 'mecmua' nın aynı kökten türediklerini kavrayıp / idrak edip) bütün bu çalışmalarım boyunca... ( hoca' ya ve Selim' e ) teşekkür eder... (esasta Önsöz' e şimdi başlardım: 'Ey okuyucu, bu kitabı ben tercüme ettim. Önce hayatımı dikkatli okuyun ki; kelimeleri nasıl ruhumla nak'ş ettiğimi anlayın. Ve ayrıca rica ediyorum, lütfen kitabın üstünü tükenmez kalemle çizmeyin. Çünkü zamanla dikkatinizi çekecek konular -kitabı birkaç kez okuyacağınızı varsayıyorum.- değişecektir, ve bir zamanlar dikkatinizi çeksin diye çizdiğiniz çizgiler o zaman dikkatinizi dağıtacaktır. Bence her kitabın içine bir kart hazırlayın ve ilginizi çeken bölümleri sayfa numarası, satır numarası ile oraya not edin. Ve hatta o bölümleri yazınız ki; beyninize kazınsın -Bu sistemi son derece başarılı bir yazarımızın uyguladığını, yoksa zekanıza kinaye yapmak gibi bir niyetim olmadığını eklemek isterim.-)

Hatta bir de son söz yazardım: 'Sevgili okuyucu (artık samimi olduğumuzu düşünüyorum), ben bu kitaba çok emek sarf ettim. Bir daha okuyun, ben kaç kere okudum. Dikkat edin, belki sizin de atladığınız bir yerler vardır. Not alma yöntemi zahmetli fakat çok daha faydalıydı değil mi? (sözümü dinlemiş olduğunuzu varsayıyorum, insanlara manasız bir güvenim hep vardır). Eserin sonunda bibliyografyada faydalandığım diğer eserlerle birlikte hadise ve insanları da göreceksiniz. Bu kitabın tercümesinde, iki duble rakının peşinden gelen sohbetlerin hakkını yiyemezdim. Bu yüzden birkaç meyhanenin ismi sizi şaşırtmasın. Ayrıca bir yılbaşı gecesi, sarhoşken beni, Allah'ın bir dağında bırakıp -ve burada yazamayacağım bir küfür savurup- çekip giden taksi şoförünü de anmak isterim. Zira o, benim 'işe yaramaz bir sarhoş' olduğumu iddia etmeseydi, bu tercümeye girişecek sebep ve gücü bulamazdım. Onun da plaka numarasını bibliyografyada bulacaksınız. Her kelime için çok uzun düşündüğüm ve araştırdığımdan emin olabilirsiniz. Bu yüzden sözlüklerin de bir listesini veriyorum ki; -ve samimiyetle söylüyorum- hatalarımından beni haberdar edin, fakat size yüklediğim bu görevde yapıcı ve yol gösterici olmanızı istirham eder, bunu bir vesile bilip, bana saldırmamanızı rica ederim. Bütün bu tercüme safhası boyunca dinlediğim bir kaç eseri de bilin istedim; bunların arasında Mahler' in 4. Senfonisi'nin ve Münir Nurettin Selçuk' un Endülüs'te Raks adlı şarkısının ayrı bir yeri vardır. Her tercüman gibi benim de kahve ile aram iyidir. Gerçi çay beni daha uyanık tutar ama kahve daha pratik olduğundan tercihim hep kahveden yana olmuştur. Bir kere de Selim' e ,Türk kahvesi ile, bu kitabın tercümesini bitirip bitiremeyeceğime dair fala baktırmıştım. Bursa' lı terzi Sabri Dilden' in diktiği röptoşambr ise -yine pratikliği nedeniyle- uykusuz gecelerimde bu tercümenin ilerlemesi için çok faydalı olmuştur. Arz ederim.




iletişim için admin@konsept.com.tr adresine mail atınız.